Osmanlı Devleti Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet-II
Osmanlı Devleti
Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet-II

Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın
başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı.
1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri,
1912'de de Osmanlı Devletinde kuruldu.
Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu.
Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da
Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp,
teşkilatlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten,
1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve
daimî ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari
eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler;
acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı
ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silahtar,
sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak
üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli
kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler, Osmanlı
ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve
yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu
teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü.
Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar,
menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve
müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar,
gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü
olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri
geçmiştir.
Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz
kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet
altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk
zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit'teki gemi inşa tezgâhları,
Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim
zamanında (1512-1520) Haliç, Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566)
Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde
kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle
1827'de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi
çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı,
brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur,
çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi
çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon,
firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı, 1867 yılına
kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı ünvanını taşıdı.
Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün
kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve
Kızıldeniz'e hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve
armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül
1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen
Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz
Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.
Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve
giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye
nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar
kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir.
Başdefterdarın, şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı
vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle
birlikte arttı.
İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve
cizyedir. Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir
nisbatindeki zekâttı. Uşr, dört çeşit zekât malından, toprak ürünleri
zekâtı ilehayvan zekâtına ve "âşir" denilen zekât memurlarının ithalatçı
tüccardan topladığı zekâta denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekât
mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen
yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup, diğer vergiler gibi
bir vergi değildir.
Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya
sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte
bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir.
Cizye ise, ehl-i kitap (Hristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden
alınırdı.
Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi. Bunlar tekâlif-i
divaniye ile ihtisap, ağnam, yâva, madenler, otlak ve kışlak resimleridir.
Tekâlif-i divaniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para
olarak; avârız akçesi, nüzül bedeli,sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi
çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok
azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kiraya
verilen mîrî toprakların çoğu, sonradan vatandaşa satılarak veya
vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklarından da uşur alınırdı.
Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denirdi.
Askerin toprağına timar, subayın toprağına zeâmet, general düzeyindeki
kişilerin toprağına has denirdi. Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık
şöyleydi: Timar, 3000-20.000 akçe arası; zeâmet, 20.000-100.000 akçe
arası; has, 100.000 akçeden fazla. Osmanlı parasına akçe denirdi.
Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para gibi para birimleri
kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri
kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler,
eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir.
Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir. Devlet,
aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan
hürriyetini, ticaret hürriyetini korumakta, millîsavunma ve asâyişi
sağlamaktaydı. Pek çok dinî, sosyal, byındırlık ve eserleri çok iyi
işleyen vakıf kurumunca yapılıp, bu husularda devlet bütçesine çok büyük
katkıda bulunuyorlardı.
İktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret: Bunlar,
devlet ve özel sektörce yapılırdı. Genellikle, önemli ve büyük işletmeler
devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce
yürütülürdü. Devlet sektörü; millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını
karşılardı. Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe
yapılırdı. Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen, özel
sektörce işletilen tersaneler de vardı. İhracat malları, özel sektörce
üretilirdi. Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen, ihracatı
yasaktı. Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen
Osmanlı silahlarına sahip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli
yollardan sağlananlar da, çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticaret; kara ve
deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz
ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi. Osmanlı karayolları,
dünyanın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi. Granit yollar,
ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler, granit yolun iki
tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş
toprak yollar da vardı. 19. yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu
döşendi. Tüccar, devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet
içerisinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filoları olup, bu
armatörlerin gemileri, ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı.
Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı.
Bunların en iyi bilineni, halen kullanılan İstanbul kapalıçarşısıdır.
Ticaret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhane, hem depo olarak
kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul, dünyanın en büyük iş ve ticaret
merkeziydi. Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı. Esnafın iş kolları
çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı. İpek, pamuk, kıl ve yünden
çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî,
nefs-i halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem,
menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşırlık astar, kadife ve
ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap, demir, kurşun, gümüş madenleri
işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü
kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı,
şaptı idi. İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silah, barut,
kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı.
Çuha, sülyen,zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırça,
boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithal edilirdi. Osmanlı
ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden, İstanbul,
İzmir, Selanik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye,
Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne,
Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin,
Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam,
Kahire, Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi. Yabancıların
haberleşmesini sağlayan sâi enilen posta teşkilatı ve bunların başında
sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı. İhracat ve ithalat,
zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar; Ceneviz, Venedik,
Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan
(Polonya), Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avurturya, Almanya, İran ve
Mısır memlûkleri idi. Devlet, tüccara ve üreticiye her bakımdan destek
olurdu. Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu.
Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak
vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı
haraçlı, çoğu öşürlü idi. Mülk plan toprak dört türlüydü. Birincisi, köy,
şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen
yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle, millete satılmış
yerlerdi. İkincisi, devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve
çayırlardı. Buraların mahsulünden uşr verilirdi. Üçüncüsü uşrlu,
dördüncüsü haraçlı topraklardı. Bu dört çeşit toprağı, sahibi, satabilir,
vasiyet edebilir, varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu. Mîrî
toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına
ektirebilirdi. Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi.
Kiracı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma, vb. dikemezdi. İzinsiz bina
yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi. Kiralayan kişi ölünce, toprağın,
varisine verilmesi âdet haline gelmişti. 2) Mîrî topraklar. Ülkenin
çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu, millete satıldı, öşürlü
oldu. 3) Vakıf toprakları olup, öşürlü idi. 4) Umuma terk
edilen meydanlar, çayır ve benzeri yerlerdir. 5) Beyt-ül-malın
(hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup,
buraları işletip ürün alan Müslüman ahali , öşür verirdi. Öşürlü veya
haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak hazinenin
olurdu.
Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin
arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir, nüfus ve arazinin
genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi. Bir yerin tahriri yapılacağı
zaman, 'muharrir-i memleket' veye kısaca muharrir denen memur ve
yardımcıları görevlendirilirdi. Arazi; padişahlara mahsus hâslar,
vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar, zeâmet ve timarlar,
padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli
türlere ayrılırdı. Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer
dolaşarak, buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde
ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını
kaydederdi. Ayrıca topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları,
ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları
tespit ederdi. Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylağı, korusu, ormanı,
çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla, buğday, arpa, mısır, nohut, ceviz,
üzüm,bal, sebze, meyve, ğirinç gibi ürünlerin yıılık miktarlarıyla,
verilmesi gereken vergi belirlenirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı
deftere 'mufassal' denirdi. Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî
teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri
çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu
hükmündeydi. Bu tahrirler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı
toprakları için değerini korumakta, hudut ve arazi meselelerinin halline
yaramaktadır. Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin
uygulamasını, devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir.
Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum
hayatı vardı. Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik
devamlı değildi, âzad edilip hürriyete kavuşarak, devlet kademelerinde
görev alabilirdi. Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet
adamı, yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadrazamlar da
vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, İbrahim Edhem
Paşa, Reşid Mehmet Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şahin Ali Paşa, Silahtar
Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar, kölelikten yetişerek, devlet
kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup, sefrlik yoktu.
Köylüler ve kasabada oturan halk, üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf,
imalatçı, sanatkâr, idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı.
Askerliği Müslüman halk yapardı.Bütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır,
milliyet ayrımı yapılmazdı. Gayrimüslimler askerlik yapmayıp, erkekleri
cizye verirlerdi. Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden
itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır. Hristiyanlardan
Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'dadır. Ermeni patrikliği de
İstanbul'da olup, merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan)
idi. Osmanlı topraklarında katolikler de bulunmakla birlikte, merkezleri
Vatikan'dı. Museviliğin doğuş yeri ve merkezi, Osmanlı toprağı idi.
Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu.
Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum, Ermeni,
Yahudi, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, vs.) kendi din ve dillerinde
mabed, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler. Türk
olmayan Müslümanlar, devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı, fakat
gayrimüslimler, Tanzimatın ilanına kadar bu hakka sahip değildi. Bu
tarihten (1838) sonra, devlet memuru olma ve orduya girme hakkı
kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silah altına
alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayrimüslimler tarafından
işlenen hırsızlık, yol kesme, gap, soygun, adam öldürme, devlet makamına
zarar verme, İslam dinine karşı hareketler, devlet tarafından konulan
yasaklara uymama, casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe, bunun
dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı.
Sosyal Müesseseler: Bunlar herkesin
faydalanabildiği, çoğu hayır kurumlarıdır. İmaret, kalenderhane,
kervansaray, han, tabhane, dârüşşifa denen hastane, kütüphane, çeşme,
sebil, köprü ve ayrıca hayır için cami, mescit, mektep, medrese, tekke,
zaviye yaptırılarak halk yararına vakfedilmiştir. Bu kurumların
ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve devamı için muazzam geliri olan
vakıfları da kurulurdu. İmaret; medrese talebelerine, fakirlere ve
her isteyene bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Padişah,
sadrazam, vezir, beylerbeyi ve diğer devlet adamları ve eşleri ile
hayırsever zenginlerin yaptırdığı pek çok imaret, aslî veya başka
gayelerle hâlâ kullanılmaktadır. Kalenderhane; şehirlere gelen
yabancıların, seyyahların ücretsiz kalıp yemek yedikleri yerdir. Han ve
Kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları
ve hayvanlarının barındığı binalardır. Yolcular; milliyet, din, dil, inanç
ayırımı yapılmaksızın, üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve
kervansaraylar, emniyetli ve sağlıklı yerler olup, muhafızı ve reviri
vardı. Tabhane; fakirlerin barındığı hayır eseridir. Tabhanelerin
yiyeceği, imaretlerden karşılanırdı. Darüşşifa; hastaların tedavi
edildiği hastane ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp
fakültesi mahiyetindedir. Bu tedavilerin yapıldığı, bulaşıcı hastalıklar,
akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı
başkentlerinden Bursa, Edirne, İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam
darüşşifalar yapıldı. Bursa dârüt-tıbbı, Edirne Cüzzamhanesi, Fatih
Darüşşifası, Edirne Bîmaristanı, Üsküdar Cüzzamhanesi, Süleymaniye
Darüşşifası ve Darüt-tıbbı, Toptaşı Bîmarhanesi, Bezm-i Âlem Valide Sultan
Vakıf Gureba Hastanesi, Gülhane Hastanesi, Gümüşsuyu Hastanesi,
Zeynepkâmil Hastanesi gibi daha pek çok hastane yapıldı. Kütüphane:
Padişah, sadrazam, vezir ve diğer devlet adamları, onbinlerce kıymetli ve
nadide eserin toplandığı kütüphaneler yaptırdılar Külliyeler içinde,
Fatih, Süleymaniye, Selimiye, Topkapı Sarayında Üçüncü Ahmed, Ayasofya,
Nur-u Osmaniye, Köprülü, Mahmutpaşa, Bayezid, Şemsi Paşa, Ragıp Paşa,
Hüsrev Paşa, Âtıf Efendi kütüphaneleri meşhurlarındandır.
Eğitim ve Öğretim: Her seviyede eğitim ve
öğretim yapılırdı. Sıbyan mekteplerinden üniversite mahiyetindeki
dârülfünun ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas
kurumlarına kadar teşkilatlıydı. Devletin bütün memlekete şamil eğitim ve
öğretim kurumlarının yanısıra, gayrimüslim ve bazı yabancıların da
okulları vardı. Rum, Ermani, Yahudi, Fransız, İtalyan, Avusturyalı,
Amerikan, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Süryani, Musevî gibi azınlıkların,
çeşitli dil, din ve yabancıların, başta İstanbul olmak üzere Selanik,
İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap ve
araç-gereçleri ülke içinde hazırlanıp imal edildiği gibi, dışarıdan
getirilip tercüme de edilirdi. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın
olmakla birlikte, II. Abdülhamid Han (1876-1909) zamanında daha artıp,
mükemmelleşti. Ülkenin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler
yaptırdı. Bunların bazıları hâlâ sağlam olup, eğitim-öğretim seviyesi
bakımından Türkiye'nin en tanınan liselerindendir.
Edebiyat: Yedi yüz yıla yakın ayakta kalan ve
uzun süre dünyanın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; pek çok şÃ¢ir ve
edebiyatçı yetiştirdi. Dünyanın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca
yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma, pek çoğu Türkiye kütüphane ve
arşivlerinde olmak üzere, dünyanın her tarafında pek çok Osmanlıca eser
vardır.
Güzel Sanatlar: Mîmarî, çinicilik, minyatür,
hat gibi sahalarda muhteşem ve nadide eserler verildi. Mimarlık sahasında,
kendine has, estetik açıdan mükemmel sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil,
askerî, dinî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde,
başta İstanbul olmak üzere, ülkenin her yanında görmek mümkündür.
Ahlâk: Ülkede herkes ahlâk kurallarına ve örfe
uymak zorundaydı. Vatanseverlik, Osmanlılık şuuru, vakar, büyüğe hürmet,
küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve
müsamaha (hoşgörü), tevekkül, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi
gibi ahlâk ölçülerine uyulurdu. Bu sayede uzun bir emniyet ve huzur dönemi
yaşandı. Bu ahlâkı gören, devrin sefir (elçi) ve seyyahları, yazdıkları
kitaplarda bundan gıpta ile söz etmekte ve okuyanları imrendirmektedirler.
Edmondo de Amicis, Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle
yazmaktadır: "Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türkte
vakar, ağırbaşlılık ve asiilik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile,
aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa,
İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk
halkı, Avrupa'nın en kibar ve nâzik toplumudur. En ıssız sokaklarda bile
bir yabancı için, küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur... Fuhuşla
ilgili en küçük bir tezahüre tanık olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir
yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı
lüzumundan fazla meşgul etmek, ayıp sayılır."
Önceki Sayfa
Copyright © ||TürkRuhu.Net ||Atatürkçülük,Türkçülük,Türk Kültürü,Türk Tarihi,Türk Dili,Türk Milleti Tüm hakları saklıdır. Yayınlanma:: 2006-08-10 (241 okunma) [ Geri Dön ] |