Osmanlı Devleti
Gerileme ve Çöküş (1699-1923) - III

Abdülhamid Han ayrıca Yahudilerin el altından ve gizli faaliyetlerine
karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arazi-i şahâne (padişaha ait
arazi) ilan ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu
Filistin'de görevlendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları
Filistin'e yerleştirdi. Padişahın bu faaliyetleri üzerine Yahudiler, bütün
güçlerini Abdülhamid Hanı tahttan indirme yoluna çevirdiler. Ve mason
yaptıkları yerli hainlerle işbirliği yaparak, bu niyetlerini
gerçekleştirdiler.
6. Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat
yapılmasını öngörüyordu. Bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve
ülke bütünlüğünü parçalayacağını görerek, Abdülhamid Han uygulamadan
kaldırdı. Bu maddeyi uygulama taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını
azletti. Bunun üzerine, çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika'da
yetiştirilmiş Ermeni ihtilalcileri, Türkiye'de ihtilal hazırlıklarına
giriştiler. Devletine bağlı Ermenileri terörle sindirerek kendilerine
katılmaya zorladılar. Böylece, İhtilalci Ermeniler tarafından, doğuda pek
çok Ermeni vatandaş katledildi. Avrupa'da da bu katliamların Türkler
tarafından yapıldığı intibaını vermek için yoğun bir propaganda
başlattılar. Ermeni ihtilalcileri tarafından Abdülhamid Han "Kızıl Sultan"
ilan edildi. Bunların niyeti, Türkiye'de bir ihtilal hareketi
uyandırdıktan sonra, Avrupa devletlerinin müdahalesini sağlamaktı. Ancak
giriştikleri pek çok teşebbüs, Abdülhamid Han tarafından, Avrupalıları
ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca, Doğu Anadolu'da
Hamidiye Alaylarını kuran padişah, bölge aşiretlerini kendisine
bağladı. Bu olaylarla bölgede asayişi sağlayarak devletin hakimiyetini
pekiştirdi.
Bu defa Ermeniler de, padişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan'ı
kuramayacaklarını düşündüler. Avrupa'da meşhur bir teröristi para ile
tutup, İstanbul'a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Camiinde II.
Abdülhamid Hanın arabasına bomba konuldu. Ancak camiden çıktıktan sonra,
padişahın bir dakikalık gecikmesi hayatını kurtardı.
7. 31 yıllık olaylar sonunda dış düşmanlar emellerine ulaşabilmek ve
Osmanlı Devletinin yıkılmasını sağlamak için, Sultan Abdülhamid Hanın
ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler.
Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce
yıllık bir tarih gösteriyor ki, Türk dışarıdan yıkılmıyordu. Öyleyse yine
tarihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içeriden parçalanmalıydı.
Tezgâhlar bu gaye ile dönmeye başladı. 1890 yılında İngilizlerin
desteğiyle kurulan İttihat ve Terakki
Cemiyetinin hedefi, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek ve
meşrutiyeti ilan etmekti. Büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın
almaya ve kısa sürede pek çok taraftar bulmaya başladılar. Bu cemiyet,
1897'de padişahı tahttan indirmek için tertip içine girince, basılarak
üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkûm edildilerse de, cezaları padişah
tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler.
Ancak bunlar, Paris'e kaçarak faaliyetlerine devam ettiler. Ermeni, Yahudi
ve Balkan komitecileriyle, yani padişahın aleyhinde olan herkesle
işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar, Sırp,
Yunan çeteleri, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek için, İttihat ve Terakki
Cemiyetine kucak açtılar. Bunların ihanetleri o dereceydi ki, Ermenilerin
düzenlettirdiği bombalı suikastten padişah kurtulduğu zaman, şÃ¢ir Tevfik
Fikret, teröriste; "Ey şanlı avcı" diye sesleniyordu.
Türkiye'de padişaha karşı olmak, âdeta aydın olmanın bir gereği gibi
görülmeye başlandı. Sarıklı medrese hocalarından, setre pantalonlu Fransız
taklitçilerine kadar herkes muhalifti. Nihayet bu yoğun propaganda,
ordudaki genç subaylar arsında da yayılmaya başladı. Bazı subaylar
çeteciliği bir siyasî hareket kolu olarak benimseyerek, Türk Devletine
karşı komitacılığa, yani dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında
Enver, Nİyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar
grubu, kendilerine kuvvet sağlayabilmek için, Bulgar komitacılarıyla ortak
hareket ediyorlardı. Selanik'te bulunan Osmanlı Üçüncü Ordusu, âsî bir
ordu haline geldi.
Neticede II. Abdülhamid, II. Meşrutiyeti ilan
etmek zorunda kaldı (1908). Böylece saltanatının yaklaşık beş ay sürecek
üçüncü ve son bölümü başladı. Abdülhamid Hanın tahta çıktığı zamanda
olduğu gibi, bu devrede de iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı. Bir
yerde 1908, Osmanlı Devleti tarihinde, artık, Osmanlı hânedanının devre
dışı bırakıldığı ve siyasî iktidarın ellerinden alındığı bir tarih
oldu.
İttihatçılar silah zoru ile iktidara geldikleri için, yeni meclisin
kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi
adamlarıyla doldururlarken, muhaliflerini de kiralık katillerle ortadan
kaldırdılar. Ancak, bunların iktidarı sağlamlaşırken, devlet çatırdamaya
başladı. Türkiye'ye bağlı bir prenslik olan Bulgaristan, hemen
bağımsızlığını ilan etti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Türkiye'ye
ait olan Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini bildirdi. Girit muhtar idaresi
Türkiyeden ayrıldı ve Yunanistan'la birleşti. Ermeni komitacıları,
Adana ve çevresinde büyük bir isyan çıkardılar. Ülkenin bir baştan bir
başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada, 31 Mart
Vakası meydana geldi. İttihatçıların Selanik'ten İstanbul'a
getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk
ayaklanarak, İttihatçılara karşı harekete geçti. Padişah, yetkilerinin
çoğunu Meclise devrettiği için inisiyatifini kaybetmişti. Meclis iş
göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşalıkta, İttihatçılar,
Rumeli'nde ne kadar Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut çetecisi varsa topladılar.
Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. Üçüncü Ordu kumandanı
Mahmut Şevket Paşa'nın emri altında İstanbul'a gelen bu çetecileri,
devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar Padişaha müracaat ettiler.
Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan padişah buna izin vermedi.
İsyanı yatıştırma bahanesiyle İstanbul'a giren İttihatçılar ve dağdan
inmiş Balkan komitacıları pek çok kan döktüler. Ayrıca, isyanın sorumlusu
olarak da padişahı gösterip, onu tahttan indirmeye karar verdiler. Fetva
emîni Hacı Nuri Efendi, padişahın tahttan indirilmesi için hiç bir sebebin
bulunmadığını söyleyince, söylediklerini yapacak birini bulup fetva
yazdırdılar.
Daha sonra, Yahudi Emmanuel Karasu, Ermeni Aram, Arnavut Toptanî ve
Gürcü Ahmed Hikmet Paşa, Padişaha giderek; "Millet sizi istemiyor"
dediler. Ancak Türk milleti adına söz söyleyen görülmüyordu.
Tarihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hadise, aynı zamanda
Türk Milletine yapılan en büyük hakaretlerden biriydi.
II. Abdülhamid Han, Türk tarihinin çok büyük bir şahsiyeti ve dünya
siyaset tarihinin de en önemli kişilerinden biridir. Belki de bu büyüklüğü
yüzünden kolay anlaşılamadı ve aleyhinde yerli ve dış düşmanlar, her şeyi
söylediler. Ancak, gelişen olaylar zamanla padişahın ne kadar haklı
olduğunu ortaya koydu. Fakat devlet elden gitti. Muhaliflerin başı olan
Ahmed Rıza Bey, Cumhuriyet döneminde yazdığı hatıralarında ona
özgüler yağdırdı. Bu korkunç pişmanlığın en açık örnekleri Süleyman
Nazif, Rıza Tevfik Bey ile diğer bazı şairlerin yazdığı şiirlerle dile
getirildi.
II. Abdülhamid Han, eğitim, ulaşım, imar ve kültür faaliyetleri
bakımından, Osmanlı Devletinin en önde gelen padişahlarındandır. Osmanlı
kültür hayatının iki büyük padişahından biridir. Bunlardan birincisi, eser
yazdırmada ön sırayı alan II. Murad'dır. Sultan II. Abdülhamid de
İmparatorluğun başından beri yazılmış bütün eserleri bastırmakla dikkat
çeker. Bu bakımdan, köklü ve geniş kültür faaliyetleri içinde yer alan
hiçbir devirde onunki kadar okul açılmamış, o kadar çok insan
yetişmemiştir. Bunların hemen hepsi Çanakkale Savaşı'nda şehit
düştü ve devlet fikir bakımından da gerilemiş oldu. I. Dünya Savaşının ve
Millî Mücadelenin bütün başarılı kumandanları (Ulu Önder Atatürk dahil) o
devir Harbiyesinden yetişmiş aydın insanlardı.
Osmanlı Devletinin son parlak dönemini yaşatan bu büyük devlet ve
siyaset adamı, devrinde dünyanın dört büyük gücünden biri olan ve yedi
milyon küsur kilometrekareden fazla olan ülke toprağını İttihatçılara
teslim ederken: "Türkiye'yi on sene idare edebilirlerse, bir asır idare
ettik diye sevinsinler" demiş ve muhtemel neticeyi daha o anda işaret
etmiştir.
Nitekim bu tarihten itibaren ülkemiz büyük felaketlerle karşı karşıya
kaldı. 1911'de İtalyanlar, Trablusgarb'ı işgal etti. 1912'de Balkan Savaşı
bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilgimiz kesildi. Afrika'da 1.200.000,
Rumeli'de ise 250.000 kilometrekare vatan parçası elden gitti. Bu sırada
İttihatçılar, devlet içinde iktidarı bütünüyle ele geçirdiler. Enver Bey, paşalığa terfi etti. Eski posta kâtibi
Talat Bey, paşalıkla sadrazam oldu. İstanbul muhafızı olan Albay
Cemal Bey de paşa yapıldı. Böylece Enver-Talat-Cemal
adlarındaki paşalar, devlette tek söz sahibi oldular. 1914 yılında da bir
oldu bittiye getirerek Fransa, İngiltere ve Rusya'ya karşı, Almanya'nın
safında I. Dünya Savaşına girdiler. Osmanlı Devleti dört yıllık
savaş içinde, yedi cephede çarpıştı ve yüzbinlerce evladını kaybetti.
Aslında Türk orduları, savaşlarda büyük başarılar gösterdiler. Çanakkale
ve Irak cephesinde müttefik kuvvetler bozguna uğratıldı. Filistin ve
Suriye Cephelerinde ise İngilizlere yenilerek Adana'ya çekildiler. Fakat
Almanya barış isteğiyle ittifaktan ayrılınca, Osmanlı Devleti de, bu kötü
şartlar altında barış istemek zorunda kaldı. Artık, Osmanlı Devleti
bitmişti.
I. Dünya Savaşının son günlerinde, önce Abdülhamid Han ve arkasından
Sultan Mehmed Reşat vefat ettiler (1918). II. Abdülhamid Han'a çok hazin
bir cenaze töreni yapıldı. Onun 33 yıl boyunca bütün cihana karşı ayakta
tuttuğu koca Türk Devleti, komitacılıktan yetişmiş kişiler elinde on yılda
eriyip bitti. Meşhur tarihçi ve yazar Ahmed Rasim, padişahın
tabutunun arkasından; "Senin cenazen bile bu milleti idare edebilir" diye
ağlıyordu. Bir Yahudi tarihçi ise; "En ufak menfaati uğruna bütün dünyayı
feda etmeyi göze aldığı milletinin felaketini görmemek için, bir an önce
öldü" demekten kendini alamıyordu.
İttihatçılar ise, I. Dünya Savaşı sonunda, ülkenin düşmana teslimi
anlamına gelen Mondros Mütarekesini
imzaladıktan sonra bir gece yarısı ülkeyi terkettiler. Tahta geçen
Sultan Vahidettin'e ise, mevcut bulunmayan bir devletin
hükümdarlığını yapmak kaldı.
Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye, yani "Yüce Osmanlı Devleti", 1920 yılında
Sevr Antlaşması ve İstanbul'un işgaliyle siyasî
bakımdan sona erdi. Böylece, altı yüzyılı aşkın bir ömrü olan bu büyük
Türk Devleti, yerini, Mustafa Kemal Atatürk'ün, dehası ve milletine
olan inancı ile kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne bıraktı.
Bugün Birleşmiş Milletler teşkilatının yapmak istediği, fakat başarılı
olamadığı dünya devleti fikrini, Osmanlı İmparatorluğu, altı asra yakın
bir süre devam ettirdi. Avrupa'nın yarıdan fazlasını egemenliği altında
bulundurdu. Bu milletlerin her türlü meselelerini, kendi dinine bağlı
imişlercesine halletmeye çalıştı ve başarılı oldu. Bugün dünyanın bel
bağladığı insani kaidelerin ve hürriyetlerin büyük bölümünü, ırk ve din
farkı gözetmeksizin, en adaletli biçimde uyguladı ve reâyâ denilen gayr-i
müslim unsurun günümüze gelmesini sağladı.
Bu muazzam imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesiyle, bünyesinden
irili ufaklı 24 devlet doğdu. "Daha fazla hüriyet", "daha âdil idare" diye
ayaklanarak devlet kuran milletler, aradan bir yüzyıla yakın zaman geçmiş
olmasına rağmen, halen, aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir.
Önceki Sayfa -
Sonraki Sayfa
Copyright © ||TürkRuhu.Net ||Atatürkçülük,Türkçülük,Türk Kültürü,Türk Tarihi,Türk Dili,Türk Milleti Tüm hakları saklıdır.