Osmanlı Devleti
Gerileme ve Çöküş (1699-1923) - II

Sultan Abdülaziz Han, öncelikle ordu ve donanmanın güçlendirilmesine
canla-başla çalıştı. Amerika'da o sırada yeni yapılan ve seri atış yapan
"Martini" tüfeklerinden getirterek, kara ordusunu bunlarla donattı. O
tarihte böyle kuvvetli bir silah diğer Avrupa devletlerinde bile yoktu.
Sonra muazzam bir donanma kurdu. Denizcilikten çok iyi anlıyor,
yaptıracağı zırhlıların plânlarını bazan kendisi çiziyordu. Böylece
meydana getirdiği donanma, İngiltere ve Fransa'dan sonra dünyanın üçüncü
büyük donanması oldu. Abdülaziz Hanın en büyük emeli, Rusya'yı Tuna'nın
ötesine atmak ve Karadeniz'e çıkmasına kesinlikle engel olmaktı.
Gerçekten, Türkiye ne zaman içeride kuvvetlenmek üzere bir takım
girişimlerde bulunsa, Rusya bir savaş çıkarıyor, devletin bütün malî gücü
bu savaşlarda eriyip gidiyordu. Padişahın yeniden kurduğu ve
teşkilatlandırdığı 500.000 kişilik ordu, dünyanın en modern gücü haline
geldi.
Osmanlı Devletinde Sultan Abdülaziz Hanın gerçekleştirdiği bu
hamleleri, İngiltere, Fransa ve Rusya büyük bir endişe ile izliyordu.
Fakat bu safhada hiç birinin bu muazzam güce karşı çıkmak cesareti yoktu.
Öyleyse devlet bu kudretli elden mahrum bırakılmalı, yani Sultan Abdülaziz
Han tahttan indirilmeliydi.
1867 yılında, bir buçuk ay süren Avrupa gezisine çıktığı sırada
Viyana'dan Budin'e uzanan yol üzerinde gittiği her yerde eski tebaası olan
ve Avusturya zulmünden bıkan Macarlar, Sultan Abdülaziz'i çılgınca
alkışlarla karşılarken, içerideki hâinler bu büyük Türk hakanının
öldürülmesi için tertipler hazırlıyorlardı.
Sultan Abdülaziz Hanı tahttan indirmek isteyen şebekenin başında, dünya
bankeri Lord Rodchild ve Mısır'da hidiv
olamamasının sebebini Abdülaziz Han'da gören Mustafa Fazıl Paşa
geliyordu. Lord Rodchild ile birlikte hareket eden Mısırlı prens bütün
servetini bu yola dökerken, onların besledikleri ve devletine ihanete
hazırladıkları zevat ise, Türk milletine vatanperver olarak tanıtılıyordu.
Bu sözde vatanperverlerin başında Midhat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa,
Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa, ŞÃ¢ir
Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suâvi ve Âgâh Efendi geliyordu. İçeride
Osmanlıyı yiyen, dışarıda İngiliz paralarıyla kursaklarına kadar dolu olan
bu zevat, ülkenin kurtuluşuna değil, bilerek batışına hizmet ettiler.
Nihayet 1876 yılı Mayıs ayında Hüseyin Avni Paşa liderliğinde
toplanan ihanet şebekesinin kurmayları, veliahd şehzade Murad'ı tahta
çıkarmak üzere anlaştılar. Harbiye Kumandanı Süleyman Hüsnü Paşa,
üç yüz kadar harbiye talebesini alarak sabaha karşı sarayı çevirdi. Sultan
Abdülaziz'i çok sevdiği için Türk askeri devre dışı bırakıldı. Onun
yerine, o sırada İstanbul'da bulunan ve hiçbiri Türkçe bilmeyen bir bölük
çöl askerini "Padişahı korumak için" diyerek sandallara bindirip sarayın
çevresine getirdiler. Dışarıdan bakanlar, bunları Türk ordu birlikleri
sanırdı.
Böylece tahttan indirilen Abdülaziz Han, özellikle Hüseyin Avni Paşanın
bitip tükenmez kini yüzünden çok kötü muâmelelere mâruz kaldı. Önce
Topkapı Sarayına ve oradan Ortaköy'deki Fer'iye Sarayına götürüldü.
Sultan, buraya götürülüşünün dördüncü günü, ihtilalci paşaların tuttuğu
katiller tarafından, bilek damarları kesilerek şehid edildi (1876). Bu işi
yapanların intihar süsü vermek istedikleri belliydi, ancak bir adamın her
iki bilek damarını birden kesmesine imkân yoktu. Ortada acemice bir
cinayet mevcuttu. Ayrıca, Hüseyin Avni Paşanın, doktor muayenesi bile
yaptırmadan aceleyle cenazeyi kaldırtmasından da bu işin bir cinayet ve
tertipleyenin de kendisi olduğu anlaşılıyordu.
Sultan Abdülaziz Han, Türk tarihinin önemli devlet adamlarından
biridir. Meşrutiyetçilerle arası iyi olmadığı için, muhalifler onun
hakkında pek çok dedikodu çıkararak yıpratmaya çalışmışlar, Avrupa kamuoyu
da bu yolda bir imaj meydana getirdiği için, sonraki yıllarda onun
şahsiyeti hayli silik gösterilmiştir. Bu padişah için çıkarılan horoz
dövüştürmesi ve deve güreştirmesi gibi şeyler tamamen hayal mahsulü olup,
hiç utanılmadan uydurulmuş şeylerdir. Kendisi güçlü kuvvetli olup; ava,
güreşe, cirit atmaya meraklıydı. Türk milleti, çok sevdiği bu büyük
padişahın ardından günlerce ağladı. Hattâ ona yapılanlar yüzünden, bu
memleketin lanetlendiği sözleri halk arasında söylenmeye başladı.
Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz ortadan kaldırıldıktan sonra
daha yüksek mevkilere çıkmanın hesapları içindeyken, kolağası (yüzbaşı) ve
Sultanın kayınbiraderi Çerkes Hasan Bey tarafından katledildi.
İhtilalci liderler tarafından tahta çıkarılan V. Murad, amcasının
işkenceli ölümünü işitmesiyle aklî dengesi bozuldu. Bu sebeple 31 Ağustos
1876'da tahttan indirildi. Yerine şehzade Abdülhamid Efendi, Osmanlı
sultanı oldu.
Sultan Abdülhamid'in 33 yıllık saltanat
süresi üç devrede incelenebilir. 1) İlk bir buçuk yıllık dönem (I.
Meşrutiyet dönemi), 2) 31 yıllık dönem (Şahsî idaresi dönemi), 3) Son bir
yıllık dönem (II. Meşrutiyet dönemi). Padişah, saltanatının ilk bir buçuk
yıllık dönemi içerisinde devlet idaresine karıştırılmadı. Ülkeyi Sadrazam
Midhat Paşa ve arkadaşları idare etti. 23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ilan edildi. Meclis, 24 Nisan 1877'de
Rus Harbinin çıkmasına sebep oldu. Malî 1293 senesine rastladığı için 93 Harbi de denilen bu savaş Edirne Mütarekesine kadar
dokuz ay sürdü. Gazi Osman Paşanın Plevne'de ve Gazi
Ahmed Muhtar Paşanın doğu cephesindeki başarılarına rağmen savaş umumi
bir bozgunla neticelendi. Bu bozgunda özellikle İttihatçı liderlerin
benlik kavgaları önemli rol oynadı. Ruslar ve Bulgarlar, binlerce Türk
kadın ve çocuğu kestiler. Bir milyondan fazla Türk Bulgaristan'dan
İstanbul'a göç etti. Bu faciaları gören Abdülhamid Han, İngiliz Kraliçesi
Victoria'ya çektiği telgraf ile, barışın yapılmasını sağladı. Mütarekeden
on gün sonra da Meclis-i Mebusânı kapattı. 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Türkiye için büyük
kayıplara yol açtı. Kars, Ardahan ve Batum Ruslara geçti. Bulgaristan
prensliği diye iç işlerinde bağımsız, dışta Türkiye'ye bağlı yeni bir
devlet kuruldu. Ruslar, Bulgaristan'ı tamamen Osmanlı Devletinden ayırma
projelerini yapmışlardı. 93 Harbi öncesi Bulgaristan'da Türk nüfusu
çoğunlukta idi. Ruslar bu yerleri işgal ettikçe halkı toptan kurşuna
dizmek, süngülemek, camilere doldurup yakmak suretiyle Türk nüfusunu
sistemli şekilde azalttılar. Abdülhamid Han, Ayastefanos Antlaşmasının
hükümlerini hafifletmek için diplomatik yollara başvurdu ve İngiltere'nin
desteğini aradı. İngiltere Berlin'de bir konferans toplayarak
Ayastefanos'un hükümlerini kaldırabileceğini, buna karşılık Rusya'nın
Türkiye'den herhangi bir toprak isteğine engel olabilmek için, Kıbrıs'a
yerleşmesi gerektiğini bildirdi. Padişah bu isteği kabul etmedi ve
Meclis-i vükelâ'da (Bakanlar Kurulu) yaptığı bir konuşmada, Avrupa
devletlerinin Türk'e hayat hakkı tanımayacağını, onların asıl maksadının
Türk Devletini Konya ve civarında küçük bir prenslik hâline indirmek
olduğunu söyledi. Bu sözleriyle o, kırk iki yıl sonraki Sevr Antlaşmasını
daha o zaman sezmiş bulunuyordu. Fakat vekiller heyetinin ısrarı üzerine,
Kıbrıs İngiltere'ye bir nevi kiralandı. Ada hukuken Türklere âit olacak,
fakat İngilizler tarafından yönetilecek ve İngilizler uygun bir tarihte
çekileceklerdi. Böylece Berlin Antlaşması 13
Temmuz 1878'de imzalandı. Bu antlaşma aslında Türkiye'ye hiçbir şey
kazandırmadı. Fakat Balkanlardaki Rus nüfuzunu önemli ölçüde kırıp bu
statüyü Avrupalıların garantisi altına sokması bakımından önemlidir.
Berlin Antlaşmasının imzalanmasından sonra Sultan Abdülhamid'in
saltanatındaki ikinci devre yani devleti şahsî ve bizzat idaresi başladı.
Bundan sonraki işlerde asıl sorumluluğu yüklenecek olan padişahtır.
Böylece, 93 Harbi sonunda Osmanlı İmparatorluğu ve onun idaresini
bilfiil üzerine almış bulunan II. Abdülhamid, sanki bir yıkıntının altında
kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti içeride ve dışarıda büyük meselelerle
karşı karşıya idi. Ancak aklı, ilmi, zekâsı fevkalade yüksek olan II.
Abdülhamid, bunların üstesinden gelmeyi başardı. İdaresi altındaki
Türkiye, Berlin Antlaşmasından II. Meşrutiyete kadar, 30 sene içinde
herhangi bir toprak kaybına uğramadı. 1881'de Teselya'nın Yunanistan'a
bırakılması ve aynı yıl Tunus'un Fransızlarca işgali bu anlaşmaya imza
koyanların rızalarıyla olmuştu. Buna rağmen II. Abdülhamid, Tunus'un
işgalini hiç bir zaman kabul etmedi ve bunu sonuna kadar bir siyasî mesele
yapmakta devam etti.
30 yıl müddetle Sultan Abdülhamid Hanın karşı karşıya bulunduğu
meseleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:
1. 1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük
borçlar; Reşid, Fuad ve âli Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan
Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak için
alınan borçlar ve Rusya'ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini
bükmüştü. Dış borçlar devlet borcu olduğu için, bunlar ödenmedikçe,
yabancı devletlerin elleri Türkiye'de olacaktı. Bu sebeple padişah ilk iş
olarak bu meseleye çare bulmaya çalıştı. 1881'de yayınladığı bir kararname
ile devletin bir çok tekel gelirlerini tek idare altında topladı ve
buradan dış borçların düzenli taksitlerle ödenmesine karar verildi. Buna
karşılık dış borcumuzun yarısı silindi. Düyun-u
Umumiye denilen bu idare, alacaklı devletlerin temsilcileriyle
ortak idare ediliyordu. Padişah, böylece hem yabancı müdahalelerini
önlemiş, hem devletin malî işlerine bir düzen vermiş oldu.
2. Berlin Antlaşmasıyla Teselya'ya sahip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine
faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya'da çete savaşlarını körükledi.
Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar
üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan'a askerî müdahalede bulunulmasına karar
verdi. Padişah, ayrıca, Batılı devletlerin ve Rusya'nın Yunanistan lehine
harekete geçmesini istemediğinden, müdahalenin bir yıldırım harbi olmasını
sonucun süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem
Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp
Atina'ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü
Alman kurmayları, Osmanlı ordusu, Termopili altı ayda geçemez diye rapor
vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın müracaatı üzerine savaş o
noktada durduruldu. Bu üç devlet; Türkiye, Yunanistan'dan çıkmadığı
takdirde savaş ilan edeceklerini bildirdiler. Yunanistan, Türkiye'ye büyük
bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak, bu üç devlet, Osmanlıyı
galip geldiği bir savaşta yenik duruma düşürmek için Girit'e muhtariyet
verilmesini kararlaştırdılar. Girit, Osmanlı Devletine bağlı kalmakla
birlikte, kendi kendini idare eder bir valilik olacaktı. Burası, ancak
Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan'a ilhak
edilebildi.
II. Abdülhamid Han, Yunan Savaşı hariç bütün dış meselelerini dâima
diplomatik yollarla halletmeye çalıştı. Gerçi diplomatik yol kesin sonuç
vermeyen ve işleri sürüncemede bırakan bir yoldu. Ancak, Türkiye zayıf
ânında, savaştan uzak kalmak ve dış istekleri sürüncemede bırakmaktan
dâima kârlı çıkıyordu. Oysa, kesin zafer elde ettiği Yunan Harbinden bile
bir kâr elde edememişti.
3. İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve Arapların hakkı
olduğunu iddia ederek, Mısır hidivini halife yapmak konusundaki
gayretlerine, Abdülhamid Han, Panislamizm
politikasıyla karşı koydu. O tarihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa'nın
idareleri altında büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere'nin,
Türk idaresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine padişah, bu
devletlerin Müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünya
Müslümanları ile İstanbul arasında güçlü bağlar kurmayı uygun gördü.
Bunun için dünyanın her tarafında, İslâm topluluklarının lideri durumunda
bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar
gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece bu dinî liderlerin hepsi
kendilerini İslam halifesinin mahallî memurları, temsilcileri olarak
görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistlere karşı
uyarmak üzere Çin'e kadar adamlar gönderdi. Sonuçta öyle bir durum
meydana geldi ki, Afrika'nın en uzak köşesindeki bir Müslüman cemaati bile
hiç Türkçe bilmedikleri halde, camilerden çıkınca, ellerinde Türk
bayrakları ile dolaşıyorlardı.
Ayrıca İstanbul'da basılan binlerce kitap ve broşür, Rus idaresi
altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor, böylece her tarafta Türkler ortak
bir kültür kaynağından besleniyorlardı.
Sultan Abdülhamid Hanın bu politikası sayesinde İstanbul, İslâm
dünyasının kalbi durumuna geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa, onun, kendi
müslüman tebaaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli
hareket etmeye başladılar.
4. Birçok gelirini Düyun-u Umumiyeye bırakan devlet, memur ve
asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapma
durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayatın fevkalâde ucuz
ve Osmanlı parasının kıymetli olması sayesinde, sıkıntı çeken hiç kimseye
rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.
5. Yahudilerin arz-ı mev'ud (vadedilen
topraklar üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırmaları. Yahudiler,
İngilizlerin de desteğiyle bu gayenin gerçekleşmesi için siyonist
teşkilatlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist
hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir Yahudi
devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahudiler, 1870 senesinden itibaren
Filistin toprakları üzerinde ziraî yerleşme merkezleri oluşturmaya
başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan
Abdülhamid'le görüştü ve ondan Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet
kurmak için izin istedi. Buna karşılık Osmanlı Devletinin bütün borçlarını
ödeyeceklerini bildirdi. Bu isteğe karşı Abdülhamid Han, Tarihimize altın
harflerle geçen şu cevabı verdi: "Ben, bir karış dahî olsa toprak
satmam. Zîra bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim bu devleti
kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldâr kılmıştır. O bizden
ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz."
Copyright © ||TürkRuhu.Net ||Atatürkçülük,Türkçülük,Türk Kültürü,Türk Tarihi,Türk Dili,Türk Milleti Tüm hakları saklıdır.