Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti'nin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve
güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı
Anadolu'nun uc bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya
bağlıdır. Osmanlı hânedanının mensup bulunduğu, Oğuzların sağ kolu olan
Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklularla
beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da
Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine,
yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir
rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a,
daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir
kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti.
Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a
vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına
dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet
Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine,
Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ
taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu,
tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.
Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim
âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta
vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan
hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle,
Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul
Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın
batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan
Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e
gelip yerleşmişlerdir.
Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü
ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların
kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir,
edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları,
Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını
biribirine karıştırıyor ve uclardaki yoğunluğu süratli bir şekilde
arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran
(Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç
dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan
Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya
rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol
kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe
kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede
(Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya
çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün
yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette
bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara
bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri
arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve
Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da
Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip
bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege)
Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir
gelişmeydi. Bu devir Anadolu'sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip
bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları,
Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına
yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı
Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.
Ertuğrul Bey, tahminen doksan yaşında
olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt,
Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına
sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin
ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman
Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadoluı beyleri birbirleriyle
uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede 1288'de Selçuklu
sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece
kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere
karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş,
Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle
birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü,
Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in
fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu
Selçuklularınca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı
neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı
tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması
neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi,
bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve
Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri,
Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve
Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına
oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar,
teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen
Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlılar'ın eline geçti. Bursa'nın
zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla
süslendi. Gerçekte, Selçuklular'ın tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu
bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğollar'ın Anadolu'daki etkisi halâ
hissediliyordu. Ancak, Selçuklu'dan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar
dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı,
bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği
sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an,
Hristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu
aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından
onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimlar de aynı yolu takip
ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman
ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini
başlattılar.
Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan
Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin
1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş
beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'e
Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda
idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıve Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in,
Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu
bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş
gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin
Rumali'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette
gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden
biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir
üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney
Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı
zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan
Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza
akınlarına başladı. 1354 yılnda Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli
fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve
ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir
müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I.
Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar
Rumeli cihetine yönelerek Osmanlılar'ın, Avrupa'da sağlam bir şekilde
yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı
1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve
zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir
sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve
Sırbistan, Osmanlılar'a tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç
koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi
aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için
mücadele veriliyordu. Hamidoğuları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir,
Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya,
Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı
ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş
çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu
beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan
atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden
oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi tarihe, örnek imha
hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden
biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin
etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu
zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr, bir Sırp tarafından şehid
edildi.
Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik
beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000
kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini,
altı kat daha büyüterek, 95 bin lilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı
Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha
büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe
geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de
çizmişti.
Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda,
neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı
yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu
yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer
vakalarından biridir" demektedir.
Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle
sıralanabilir:
1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı
için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı
ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan
bir sayıda, Rumeli uclarına intikal ediyordu.
2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı
İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde
toplanan kuvvetler, devamlı taaruz ve ilerlemeyle yeni hatlara
yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.
3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri,
alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin
yanında, hattâ bazan ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler
için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.
4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında,
ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı
işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim
Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya
fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.
5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen
uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi.
Osmanlı idaresinin, gayrımüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde
serbestlik tanıması, onların gitgide İslamı kabul etmelerine yol açıyordu.
Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar
kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.
6. Osmanlılar Anadolu'da, Hristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını
bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de
daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar.
Baştan başa Hristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman
içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde
İslamiyeti seçti.
7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı
neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı.
Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin
halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip
etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve
özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine
girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki
unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan
halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak
karşılamalarına sebep oldu.
8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul
şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş
olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni
idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri
de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara
Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif
kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler
oluşturulmasıdır.
9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca
evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hristiyanlığı kabul etmiş
olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile
Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.
Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî
teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek,
başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı
dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için
yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz
kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi
düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri
görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı
nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve
ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hristiyan
dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık,
Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde
yaşıyorlardı..." (Gibbons)
"...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları
yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline
getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi,
yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten
Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda
dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türklere sadece
dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir
milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin
edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini
değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiilerindeki tesirlerini muhakeme
etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir.
Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta
da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini
kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman,
gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu,
iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır
Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin
bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler,
barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en
hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..."
(D'ohsson).
Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında,
sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasındahiçbir fark ve tezada izin
vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir
siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da,
kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca
devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı
bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul
ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allahü
teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden
sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat
edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan
ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için
çalışmayı terk etmeyerek beni şÃ¢d et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona
rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur
getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve
maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı
değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket
işlerini noksansız gör"
Sonraki Sayfa
Copyright © ||TürkRuhu.Net.Org||Atatürkçülük,Türkçülük,Türk Kültürü,Türk Tarihi,Türk Dili,Türk Milleti Tüm hakları saklıdır.